banner251

Başarı Öyküleri

“Impossible is Nothing” İmkânsız yoktur dedi; hayatını değiştirdi… Ve adını tarihe yazdırdı… O imkânsızı değil; imkânsızın arkasındaki olasılıkları görmeyi başardı… Belçika’nın siyasi ve genel tarihinde en yüksek yasama...

29 Mayıs 2021, 10:36 Gülseren Şenyüzlü
Başarı Öyküleri

“Impossible is Nothing”

İmkânsız yoktur dedi; hayatını değiştirdi… Ve adını tarihe yazdırdı…

O imkânsızı değil; imkânsızın arkasındaki olasılıkları görmeyi başardı…

Belçika’nın siyasi ve genel tarihinde en yüksek yasama organı olan Federal Meclisine seçilen Türk kökenli ilk Milletvekili oldu.

“İçinde çok çalışma, uykusuz geçen günler ve acı olmayan herhangi bir başarı hikâyesi görmedim, duymadım, okumadım. “diyor.

Gençlere öğüdü :
“Başarılı olmak için çok çalışın.  Zaman zaman başarısız olabilirsiniz; ama her şartta devam edebilmek, vazgeçmemek, başarıya giden yolun anahtarı…”

Ben, Cemal Çavdarlı, Afyon ilinin, Emirdağ ilçesine bağlı Davulga Karakuyu köyünden.” diye başladı söze…

“Emirdağ merkeze 17 km. Emirdağ kadar tarihi geçmişi var Davulga’nın.  

Çalışma arkadaşlarımla birlikte Belçika’daki en önemli STK’ lardan birinde uzun yıllar görev yaptım.

13 Aralık 1998 Belçika’da ilk defa Belçika Müslümanları temsil kurumu olan “Belçika Yüksek İslam Konseyi” ne 241 aday arasından seçilerek Türk Grubu Başkanı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum.
Belçika Yüksek İslam Konseyi, Belçika Adalet Bakanlığı nezdinde Belçika Hükümetinin doğrudan muhatabı olan bir Konsey olduğundan bu ülkede yaşayan farklı milletlerden yaklaşık 850 bin Müslüman’ı temsil eden bir organdır.

1998 yılından başlayıp 1999 Nisan ayı itibari ile 36 derneği bir araya getirerek Flaman Bölgesi Çok Uluslu Dernekler Federasyonun kurulmasında, bu işin fikir babalığını üstlenerek değerli çalışma arkadaşlarımla böyle bir kurumu Belçika toplumuna kazandırdık.

18 Mayıs 2003 tarihli genel seçimlere farklı siyasi partilerden ve farklı bölgelerden 31Türk kökenli aday arasından seçilerek ilk defa Belçika’nın siyasi ve genel tarihinde en yüksek yasama organı olan Federal Meclisine seçilen ilk Türk kökenli Milletvekili oldum.

 Federal Milletvekilliğine seçilen ilk Türk olmanın gurur ve şuurunu yaşadım.” Diye kendini tanıtıverdi kahvemizi yudumlarken...

Ben de sıra sıra sordum okuyucularımın da merak ettiğini düşündüğüm soruları…

Emirdağ’dan Belçika’ya göç ne zaman başlamış, bu konuda bilgi alabilir miyim?

Belçika ,daha önce İtalya’ dan kendi isteğiyle göç almıştır ve dolayısı ile İtalyan işçileri Belçika’ nın Lumberg Bölgesi Almanya sınırında kömür ocaklarının olduğu bölgede istihdam edilmişlerdir.

Ciddi bir grizu patlaması yaşanır kömür ocağında. 180’ nin üzerinde İtalyan kökenli işçi hayatını kaybedince İtalya hükümeti Belçika’ya göçü dondurur.

 Ancak ekonomi çarkının dönmesi lazım... Belçika hükümeti sadece kömür ocağına değil; dokuma, tekstil, ağır sanayi demir çelik, diğer teknolojik ürünlerin imalatını için işçi gerektiğini dünyaya açıklar.

 Bu bağlamda Fas’ın Rabat’ına, Türkiye’nin Ankara’sına, Tunus’a ,Cezayir’e adeta bana işçi lazım diye varır. Dönemin hükümetleri de bu insanları yönlendirirler.

Türkiye de duyurur insanına ve :“Yol bilmez, dil bilmez; haritayı açsan kuzeyi, güneyi bilmez durumda olan Anadolu’nun bu temiz insanları 3 kuruş para biriktirmek için yollara düşerler Sirkeci Garından. Amaç en kısa zamanda para biriktirip memlekete dönmek ve daha rahat yaşamaktır.”

 1962’ de ilk defa Emirdağ’ın Karacalar köyünden Ahmet isminde bir büyüğümüz Belçika’ya işçi olarak gider.

 Bir müddet sonra hemşerilerine: “ Varınızı yoğunuzu satın, bir an önce kendinizi buraya atın, burada iş ve para var. “ yazılı telgraflar atınca Emirdağlılar başlarlar buradan Belçika’ya gitmeye.

Gidenler hangi iş kolunda çalışmışlar?

Emirdağlıların çoğu tekstil dokuma sanayinde işe başlamış; az da olsa kömür ocağında çalışanlar olmuş.

Bizim insanımız canını dişine takmış, o günün şartlarında haftada 6 gün çalışmak kaydıyla dokuma sanayinde başlamış işe. Haftada bir gün tatil, o da pazar günleri. Bu koşullarda başlamışlar çalışmaya.

 Sizin yaşadığınız zorluklardan başlayayım ve sonra da Belçika’ya ilk gidenler neler yaşamışlar, bu konuda neler anlatabilirsiniz?

Tabi ki zorlandım. Şimdi, benim yerime koyun kendinizi; sen bir işçi ailesinin mensubusun. Babam okuma yazmayı askerde öğreniyor. Ali okulu dediğimiz.

Annem 85 yaşında hala okuması yazması yok. Ve 5 çocuk...

Bu insanların çoğu dil bilmeden okuma yazma bilmeden oralara işçi olarak gitmişler. Nasıl tutunmuşlar orada?

O insanlar, çok ciddi sıkıntılara maruz kalmışlar. Yani temel ihtiyaç yumurta alacak. Soğan alacak.

 Mesela adam hayatında muz görmemiş. Uçakta muz takdim ediliyor bilmediği bir şey almıyor. Hayatta olan insanlar anlatıyor bunları. Babam da şöyle anlatır: “ Bizi Belçika’ya getirirken uçakta muz takdim ettiler; meğer kabuğu soyulurmuş. Ben kabuğu ile yemeye başladım, uçaktakiler gülüştüler. “

Birinde hasbelkader çay mı var, mahalle mahalle elden ele o çayın paketi gezdirilirmiş, cepte. Ahmet, yarın sıra sende, sonra ötekinde; adeta vardiya sistemi.

Geceli gündüzlü çalışıyorlar tekstil fabrikalarında ve iş bölümü yapmışlar. Bir taraf işe gittiğinde, kalan taraf yemek yapıp, bulaşık yıkayacak.

Yumurta hikâyesine geleyim. Kabuk gezdirmeyi akıl etmeden önce daha da vahim durum;  Belçikalı müşteriler çıkınca tavuk gibi gıdaklarlarmış. Ondan istiyorum diye. Bunların hepsi yaşandı birebir.

Daha sonraları ceplerinde tavuk yumurtası kabuğu gezdirmişler. Dil bilmiyor adam, ne yapsın kabuğunu gösterip bundan istiyorum, derlermiş.

Bazen de öyle zekice yanıtlar vermişler ki, bugün bile şaşarım o zekâya…

 Taa oralarda bile kurban bulmaya çalışmışlar dil bilmez, iz bilmez dediğimiz o saf tertemiz insanlarımız.

Saflığa, arılığa, duruluğa, kutsala olan sadakate bakın.

 3 katın küvetine kurbanı çıkaracak ve kesecek, ayrı bir macera.

Hayvanı pazardan eve getirmesi de ayrı bir komedi.

Boynuzlu olsun, kınalı koç olsun, istiyor gönül de, yaban illerde bulduğuna razı. Alıyor Brüksel’de bir pazardan kurbanlık koçunu…  Köyden hayvancılığa aşina olduğu için hayvanın anlayacağı dilden davranıp önüne katarak tramvay durağına getiriyor.

Tramvay yaklaşınca 3-4 yerden kapılar açılıyor ya bizimki de koçuyla biniyor. Dikiz aynasından bakan vatman bir bakar ki arkada koca boynuzlu bir koç var.

Tramvayı durdurur ve gelir. Fransızca, başlar öfkeyle konuşmaya.” Mümkün değil, böyle bir şey olamaz, lütfen çıkar mısınız?”

 Etrafına bakarken bizimki ne görsün Belçikalı biri kucağına köpeğini almış oturuyor.  Hemen vatmana yanıt verir: “Hav hav vi ,meeee no…”  Vatman, bu zekice yanıt karşısında ,adamı haklı bulur , özür diler ve yerine geçer.

 İşte Emirdağlıdaki sivri zekâ… O nesil, bugün 3. kuşak hane reisi, işveren konumunda.

Para biriktirdikten sonra dönmek düşüncesiyle yola çıkmışlardı, dönünce

 daha rahat yaşayacaklardı…

Bizim insanımız, kendi imkânları ile orada tutunmaya çalışmış. Bir düzen kurmuş düşe kalka hayatını idame ettiriyor.

 Misafir işçiliklerinin bitmeyeceğini; artık orada kalıcı olduklarını anlamaya başlayınca çocuklarını götürmüşler.

 Şu anda 3. ve 4. kuşak ben onlara “made in Europe” diyorum. Avrupa ürünü… Böyle bir nesil var şu anda. Dolayısıyla bugün döneriz, yarın döneriz söylemi artık kalıcı bir eyleme dönüşmüş durumda.

Belçika’ da ne kadar Türk yaşıyor biliniyor mu?

2005 ‘te federal mecliste milletvekili ve dış ilişkiler komisyon üyesi olarak ciddi bir çalışma yaptım. Sadece Avrupa birliği ülkelerinde 27 milyon Müslüman’ın olduğunu, Şengen ülkelerinde 6 milyonun üzerinde Türk insanının olduğunu tespit ettim. Bu rakamın içinde çifte vatandaşlığa geçenlerde dâhil…

2005’ in mayıs ayı. Bu çalışmalara istinaden Belçika’da vatandaşlığa geçenler de dahil yaklaşık olarak 250 bin insanımız var. Bununda en az 150 bini Emirdağ ve köylerinden.

 “Emirdağ mı büyük Türkiye mi büyük” sözünün öyküsü nedir?

Emirdağ mı büyük Türkiye mi, sözü Belçika devlet dairelerinde bir deyim haline gelmiştir. Nikâh, doğum ve bunun gibi resmi evrakla işlemler yapılırken memur kütüğe bakıyor, konsolosluğun verdiği belgelere bakıyor. Emirdağ, Emirdağ…

Ben bu olayı Belçika devlet dairesindeki memurlardan duydum. Halk arasında bunun üzerine şakayla karışık sorarlar:”” Türkiye mi büyük Emirdağ mı? “

Biz de derdik, Emirdağ Cumhuriyetinin Türkiye vilayetindeniz. Gülüşürdük. Gırgır şamata. Böyle bir yapı var

Siz ne zaman gittiniz Belçika’ya?

10 Şubat 1975, Belçika’ya ayak bastığım gün.

Bir kelime Flamanca yok, bilmiyorum. Sil baştan ilkokul tekrar.

Durum bu kadar vahim olunca ben okuyacağım ısrarıyla Eskişehir’e geldim. Eskişehir’de ortaokul ve lise bitti. Bu süre zarfında öğrenmiş olduğum yabancı dili unutmamak için her sene yaz tatillerini Belçika’da geçirdim.

Lise bitince Belçika’ya ailemin yanına döndüm. Orda üniversiteye kaydoldum, Siyasal Bilgiler… Ardından eğitim fakültesi pedagojik formasyon bölümü.

Türkiye’ de liseyi bitirdiniz ve üniversiteye Belçika’da devam ettiniz, zorlandınız mı, neler yaşadınız?

Şimdi mesela sosyal bilimlere gidiyorum, siyasal dedik ya, dersler başladı bir baktım ki benim Belçika’daki ilkokul flamancası ile üniversitedeki flamanca arasında uçurum var.

Yani Avrupa tarihine vakıf olmak için tabir yerindeyse flamancayı argosuna varıncaya kadar bilmeniz gerekiyor.

Bütün bu zorluklarla mücadele ettim, zorlandım ama vazgeçmedim. Tabi bunun avantajı da var, nedir bu. Bende beyin olarak düşünme tarzı olarak otomatiğe bağlanmış. Türkiye’de bile çarşı pazar mahallelerde gezerken alt yapı üst yapı hep kıyaslamalı geçiyor.

Çok şükür ki Türkçe sorunum yoktu.

Orada doğup büyüme arkadaşlarımız var. Aynı yaşıtız. Onlar benden daha önce 1965-1966 da gitmişler. Bunların içinde gerçekten Türk toplumunu temsil bağlamında yargıda avukat olmuş, doktor olmuş kişiler var.

Son 15 yıla gelinceye kadar Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı sözleşmeli personel bağlamında burada istihdam durumunda olan öğretmenlerini sınava tabi tutup yurt dışına gönderiyordu.

Bunlar önceleri 6 yıllığına geliyordu. İmamlarda aynı. Bu sonra 4 yıla düştü. Şu an da tamamen kapıları kapattılar.

 Bunun çözümü var, bu kör düğüm nerede nasıl tıkandı. Onu tereyağından kıl çeker gibi çözecek kişiyim diye iddialıyım ve çözerim.  Bu konularda birikim ve tecrübesi olmayan, eskilerin ifadesi ile anhasını minhasını yani geçmişini ve geleceğe ait kısmını göremeyen bilemeyen kişilerle zaman kayboluyor.

 Mesela devlet buradan imam tayin ederdi. 6 yıllığına. 4 yıla düştü. Şu an da kapıları tamamen kapattı.

Türk Kültür Merkezi diye sorsam…

Bu arada yeni kurulan bir derneğin, “Türk Kültür Merkezi’nin”, yönetimine hemşerilerimiz tarafından getiriliverdim.

Türk Kültür Merkezi’nde 17 yıl görev yaptım. Gent Büyük cami olarak bilir 1. Kuşak.

Belçika’daki en büyük sivil toplum kuruluşu diyeceğimiz bu teşkilatta

 Başkanlık konumunda bulundum. Bu süreçte Ankara hükümetleri ile ilgili bakanlarla, yabancı misyon şefleri ile büyükelçi, başkonsoloslarla sıkı iş birliği, çalışma içinde bulundum. Bu süreç ve siyasi ilişkiler bana çok şey kattı. Bütün bu süreci onlarla yaşadım.

 Milli bayramlarda aynı özlemi, aynı sevinci beraber yaşadık, paylaştık, kutladık…

Bu arada hem eğitimciyim derse giriyorum. Aynı zamanda Belçika’daki en büyük STK’nın başkanlığını yapıyorum.

Irkçılıkla mücadele konusundaki çalışmalarınızı biliyoruz… Bu bağlamda Avrupa İslam Araştırmaları Merkezinin kurucularındansınız...

Gent Üniversitesinde tamamı gayrimüslim profesörlerle birlikte Avrupa İslam Araştırmaları Merkezinin kurucularındanım.

Tek Müslüman benim. Fikir babası benim… Irkçılıkla mücadele bağlamında bir platform oluşturuyoruz.

Yani o Türk STK’ sının haricinde 5 farklı kurumun biati fikir babasıyım.

En son örnek vermek gerekirse 1999’da özgün dernekler federasyonu

Kültür Bakanlığı diyor ki 20 dernek bir araya gelerek federasyonlaşabilir. Personel istihdamında onun maaşını veriyor. Diğer giderlerinizi karşılıyor. Böyle bir demokratik yapı…

 Bakanlığın istediği 20 dernek, ama ben bir telefonla 36 derneği bir araya getirdim. Sistemi anlattım bir hafta içinde tüzüklerin hepsini istenilen formata soktum.

Avrupa Birliği projesi gibi mi bu?

Ona benzer. Onun minyatürünü düşünün.

Tamam, biz camisi de olan en tepede ana şemsiye gövde olarak böyle bir sistem kurduk.

Tepedeki isim “Türk Kültür merkezi”. O çatının altında mabet var. Gençlik ve spor kulübü var. Bayanlar bölümü var. Flamanca dil dersleri birimi var. Çeşitli bilgilendirme seminerleri var. Konferanslar düzenleniyor. Böyle bir sistem ile biz aranan şartlar çerçevesinde sistemi çalıştırmış olduk.

Yıl 1978, Ankara Diyanet Vakfı adına tapusu kesilmiş, alınmış, metruk bir fabrika binasında, bizim hemşerilerimiz, bilaistisna imece usulü ile önce bir mabet, yanı başında sosyal tesisler ve 700 öğrencilik sınıflar.

Böyle bir altyapı hazırladılar. O, eli öpülesi kuşağın tamamı gözümün önünde şu anda. İsim isim sayarım. Köylerini doğum tarihlerini, o birinci kuşak. Allah onlara gani gani rahmet eylesin.

 O ekip dediler ki: “Cevat, senin çocukluğun bizim aramızda geçti. Biz seni biliyoruz, iyi tanıyoruz. Vazifeden kaçmak yok, biz görevimizi yaptık imar inşaat derken binayı tamamladık. Gel bakalım, sen derneğe gireceksin. Yönetimde görev alacaksın.”

Onların telkin, tavsiye ve destekleri ile böyle bir sorumluluk almış oldum. Derse giriyorum 3 tane farklı lisede, üniversiteye gidiyorum o aralar. Hepsini birlikte götürdüm ve 1998 Mart ayından başlayıp kuruluş tarihi 1999’a kadar bu işle uğraştım. Ve sonunda resmi olarak kurduk.

 17 yıl Belçika’daki en büyük sivil toplum kuruluşu diyeceğimiz bu teşkilatta canla başla çalıştım.

Şu anda, o eski metruk bin yıkıldı, sıfırdan bina yapıldı. 4 kişi maaşlı çalışıyor. O federasyona bağlı 70 in üzerinde dernek var. Afrikalı, Ganalı, Kenyalı, Polonyalı, Romanyalı, Macar…

Toparlayayım; “13 Aralık 1998, Belçika’da ilk defa Belçika Müslümanları temsil kurumu olan Belçika Yüksek İslam Konseyine 241 aday arasından seçilerek Türk Grubu Başkanı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum.
 

Belçika Yüksek İslam Konseyi, Belçika Adalet Bakanlığı nezdinde Belçika Hükümetinin doğrudan muhatabı olan bir Konsey olduğundan bu ülkede yaşayan farklı milletlerden yaklaşık 850 bin Müslüman’ı temsil eden bir organdır.

Belçika’nın siyasi ve genel tarihinde en yüksek yasama organı olan Federal Meclisine seçilen Türk kökenli ilk Milletvekili oldunuz. Duygularınızı alabilir miyim?

18 Mayıs 2003 genel seçimlerinde, farklı siyasi partilerden ve farklı bölgelerden 31 Türk kökenli aday arasından seçilerek ilk defa Belçika’nın siyasi ve genel tarihinde en yüksek yasama organı olan Federal Meclisine seçilen Türk kökenli Milletvekili oldum.

 Federal Milletvekilliğine seçilen ilk Türk olmanın gurur ve şuurunu yaşadım.

Brüksel-Eskişehir hattında devam etmekte olan uçak seferleri naçizane benim eserimdir. İlk uçak seferi 25.07.2005 tarihinde başlamış olup yaklaşık 14 yıldır devam etmektedir…

Havaalanının öyküsünü kısaca özetleyeyim. Bir gün toplantıda dedim ki: Not al kızım, Eskişehir havalimanı uçuşlar açılması. Dedi, sayın vekilim anlamadım bir dakika, Eskişehir nere Brüksel nere… Dedim yaz kızım sen, göreceksin en kısa zamanda açacağız.

Ben kazma kürek alıp hava limanı yapmadım. Ama var olan bir havalimanını âtıl bir durumdan işler duruma gelmesine aracı oldum. Bugün Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı, o günlerde Anadolu Üniversitesi Rektörü, Yılmaz Büyükerşen, bu eseri buraya kazandırmıştır.

Ben Avrupa birliğinin başkenti Brüksel ile Kuzeybatı Anadolu’nun kenti Eskişehir’ i arsına bir hava köprüsü kurdum. İstisnasız haftada 3 uçak salı günleri Belçika hava yolları cumartesi günleri Türk hava yolları. Eskişehir- Brüksel, Brüksel- Eskişehir…

Temmuz- Eylül sonu itibari ile arz talep bağlamında farklı şirketler devreye giriyor ve yeni uçuşlar ekleniyor.

Gençlere mesajınız var mı?

Siyaset bir araçtır. Amaç ülke ve insana hizmettir. Ama bir şartla kendi öz değerlerinden taviz vermeyeceksin. Bizi biz yapan değerler bunlar.

 Başarılı olmak için çok çalışın.  Zaman zaman başarısız olabilirsiniz; ama her şartta devam edebilmek, vazgeçmemek, başarıya giden yolun anahtarı…

“Impossible Is Nothing”

(İmkânsız yoktur!)

Bu sözü asla unutmayın, diye bitirdi sözlerini tebessüm ederek.

Ben de sizin çalışkanlığınız, azminiz karşısında şapka çıkarıyorum… Yolunuz açık, şansınız bol olsun.

Yorumlar (0)

Gelişmelerden Haberdar Olun

@