1. Dünya Savaşının başladığı 28 Temmuz gününe tarihçiler, dünyanın çıldırdığı gün olarak işaret ettiler. İmparatorluklar içten içe çökerek, ulus devletler bağımsızlıkları için top yekün savaşa giriştiler. Bundan sonra dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hayat yavaş ritmini hıza; huzur korkuya endişeye; güven ise kargaşaya dönüştü.

Uzun yıllar geçmeden, toplumlar henüz yaralarını sarmadan 1 Eylül 1939’da II Dünya Savaşı patlak verdi. Tarih çoğu zaman savaşların da tarihidir.” İnsan, Kral öldü yaşasın kral” diyerek yenilgisini örtbas etmek için yeni çıkışlar bulur. Her toplum adeta küllerinden doğarcasına savaş sonrasında kendine sarılır ve yaralarını sarmaya çalışır. Tarihin hiçbir dönemi yirminci yy’da olduğu kadar çılgınlık göstermemiş bir o kadar da atılım içinde olmamıştır. Savaş ve Barış adeta madalyonun iki yüzü gibi seyretmiş, teknolojik gelişmeleri de zorlamıştır.

2.Dünya Savaşından sonra insanlığın barış arayışı hızlanarak uluslararası anlaşmalar çoğalmıştır. Özellikle Birleşmiş Millerler’in kurulması bu amaçladır ki iki yüze yakın devletin üyeliğiyle insanlığın önünde birleşik bir umut gibi yeşermiştir. Ne var ki dünyamız hala barış için yollarını düzeltebilmiş insanlık gelmek istediği refah düzeyine ulaşamamış; güvenliğini de sağlayamamıştır.

Her ne kadar toplumsal refah batı ülkelerinde artmakta ise de dünyanın pek çok ülkesinde açlık, yoksulluk ve güvenlik hala sorun olarak varlığını koruyor. Afrika ülkelerindeki iç savaşlar ve uluslararası savaşlar da dahil olmak üzere savaşlar hala insanlığın karabasanı olmaya devam ediyor. Nükleer savaş, kimyasal savaş ve üçüncü dünya savaşı hala geleceğimizi tehdit eden kaygılar arasında yer alıyor. Maalesef ülkemiz de hem iç hem de dış savaşlarla mücadele eden bir ülke. Ekonomik kriz de dahil adı konulmuş ya da konulmamış ya da açıkça konuşulmaktan çekinilen pek çok savaşın ve savaşın getirdiği sorunların içindeyiz.

Bütün dünyada savaşlar, tüm barış özlemlerimize rağmen devam ediyor. Biyolojik ve kimyasal silahların yanı sıra kara mayınları, çocuk askerler, savaş mağdurları, göçe zorlanan insanlar binlerce sığınmacı, ekonomik kayıplar, harap olan şehirler ve yağmalanan kültürlerin görüntülerinde eksilme yok. Savaşlar neredeyse tüm insanlık tarihinin ve ömrümüzün öyküsü olmuş durumda. Ancak insan için “Barış” yine de en büyük düş ve özlem olarak yerini koruyor.

Savaşlardan en çok etkilenen grup; çocuklar. Hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar, en çok onlar şaşkınlık içinde durumu izliyorlar. Çünkü savaş onların sadece yüzündeki gülümsemeyi çalmaz annelerini babalarını da elinden alabilir. Sırbistan’da savaştaki bir çocuk, “Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” [1] diye soruyor. Hangi cevap çocuğu mutlu edebilir ki. Bugün dünyada 30 milyondan fazla savaş mağduru çocuğun var olduğu söyleniliyor. 30 milyon çocuğun düşlerine inen tokatın acısını kim kaldırabilir? Pablo Neruda “Güvercinin Barışı mıdır Barış” adlı şiirinde “Güvercinin barışı mıdır barış? /Leopar mı sürdürür savaşı? /Niçin öğretir öğretmen /ölümün coğrafyasını?” der.

“Barış” dediğimiz zaman çoğumuzun yüreğinden bir güvercin havalanır. Havalanır havalanmasına da tarihe kara not olarak geçen savaşları maalesef leoparlar değil; cinneti ve cinayeti aynı uykuya yatıran insanoğlu yapıyor. “Söz Veriyorum” oyununda “Savaş zamanlarında insanın sevinci küçük soluklara iner” der. Normal zamanlarda da öyle değil mi. “İki zeytin tanesine doymak” bir tas çorbanın sıcaklığı ömre değmez mi?

Sadece gününüz değil ömrünüz de barışa değsin; ömrümün öyküsü ve türküsü barışa dönsün.

 

[1] Hasan ali Toptaş , Harfler ve Notalar. Doğan kitap. 1. Baskı Ekim 2007 İstanbul s/148